Buz üstüne tuz ile mi yazmalı?
Zaten yazmamak için bin bir türlü sebep varken, bilgisayar karşısında geçirilen beş saatin, insan ömründen bir gün azalttığı ortaya çıkınca, bilgisayarla küs dönem başladı.
Bu gidişle, öldürecek beni bu alet! Yazmaya bir süre ara mı versem? Elle mi yazsam? Yazıyı dizen bilgisayarla yazılanı zor diziyor, elle yazılanı, düzer! Elle yazıp daha sonra, intihar ediyorum işte, duygusuyla arkadaş ve hızla bilgisayarda temize çekmek en doğrusu olacak.
Siz hiç, Yalıkavak’ta kavak ağacı gördünüz mü? Asıl yazmak istediğim buydu; ilk cümle olarak, hiç gereği yokken iç monolog yaptım, durup dururken yazı uzadı, bilgisayar karşısında daha çok zaman çalacak bakiyesi belirsiz ömrümden.
Bilgisayara alıştığımdan beri, günlüğüm dışında el yazısı kullandığım yok, bu yüzden giderek köreldi yazım. Bu herkes için böyle. Artık mektup kalmadı, fakslaşma, mesajlaşma, internette buluşup çene çalma zamanını yaşıyoruz. Kullanmaya kullanmaya köreliyor insanın el yazısı. Eskiden oldukça düzgündü benim yazım. Nasıl bu hale gelebildi? Şu ne örneğin, ne bu böyle! “z” mi, “r” mi, “n” mi? Ne bu? Okurken kendim okuyamayacağım, onu çözmek için bilgisayar ekranı karşısında uzun, keriz sigara içmeler yaşayacağım… Elle yazmasam daha iyi olacak galiba… Nasıl yazıyormuş o eski baba yazarlar o koskoca kitapları henüz daktilo icat edilmemişken? Böyle, oturup yazıyorlarmış işte, çünkü başka seçenek yokmuş.
Açtım bilgisayarı ve iç monologsuz birinci cümlemi yazdım ekrana:
Siz hiç, Yalıkavak’ta kavak ağacı gördünüz mü? Cümle bana, ben cümleye bakar olduk, birbirimize dijital frekanslar saçarak. Asıl bu gibi, o cümlenin arkasından gelecek cümlenin başını düşünmeler sırasında, hıyarca bulunuyoruz bilgisayar ekranı karşısında. Bir dolmakalemle kâğıda yazıyor olsak, şu an kâğıttan başımızı kaldırıp dolmakalemi tıp tıp kâğıda vururken, denize bakabiliriz, gökyüzüne bakabiliriz. Gözümüzle kuş izleyebiliriz, bulut sayabiliriz… Oysa bilgisayar ekranı karşısında düşünürken, sürekli ve hıyar gibi ekrana bakıyorsun. Gözümüz için de yıpratıcı bir konum. Birdenbire sağ göz seğirmeye başlıyor. Hemen bilgisayarı kapatıp, bir kulak-burun-boğaz uzmanına gidip gözü göste-resi geliyor insanın. Kulak-burun-boğazcının gözden anlamayacağı ferahlatıcı duygusuyla vazgeçiyorsunuz hekim ziyaretinden.
Bu yüzden, önce kâğıda yazmak en akıllıcası. Okunaklı yazacaksın, hem de el yazın körelmemiş olur. Şak diye kapattım bilgisayarı. Temiz bir kâğıdın en üstüne, özenerek, çok okunaklı bir biçimde, kaligrafi dersinden sınava giriyormuşçasına, yazdım esas cümlemi:
Siz hiç, Yalıkavak’ta kavak ağacı gördünüz mü? ikinci cümle öncesi sigaramı yakmak üzere şöyle bir gerildiğimde, bir Yalıkavak rüzgârı uçurdu, ilk cümlesi özenle yazılmış kâğıdımı. Hızla bilgisayarı açtım.
Ben Yalıkavak’ta hiç kavak ağacı görmedim. Okaliptüs ağacı gırla.
– Yalıokaliptüs demesi zor »
Diye düşünülerek mi, Yalıkavak denilmiş buraya?
Eşeğin Fikri – Ferhat ŞENSOY








